SIRILSIKLAM

*Seni, hayta hayallerin yalnız sahilinde ıslanmak… Seni, zil zurna bardaktan boşalırcasına… Son tek’in ateşinde ısınmak seni…*

Önce rüzgarda güz,

Sonra sarı bulutlar edepsiz…

Tutul sebepsiz…

Kalbe yağmurluk dikmiş sevgi habersiz,

Elden kopan derileri öldürdüğü yerde sokağın…

Sudan perdeler inen gözünle göremediysen,

Damla damla gelemediysen,

İt gibi titrerken izmariti kopanı yakamadıysan,

Daha ıslanmamışsındır,

Ya da yoktur rüzgarda yanan bir çakmağın…

Ona şöyle söyle yağmur:

Yağarım bir emirle kimsesizlere,

Kimsesizler yollarından bilinmezlere…

Urgan, hangi kuşun tüğünden yorgan?

Boyun, ne zamandır ince kıldan?

Sevilemezlere,

Deşip, dikilemezlere hatrın meyhanesinde kanun çaldır…

Notaları çiğner, kural tanımaz çalgıdır…

Yağmur değerse iki adım sonra,

O şişer,

Sen, şişersin…

Çaldığı zamandır…

Belki yağmurla görüştü,

Uyuyordur belki de,

Kim bilir belki de aşk sandığını şemsiyesiz öpmüştü,

Kahramanını arıyordur fıkradaki ikram?

Güneşten alacaklı âmâ ile tekrar,

Tepede çakan şimşekler saçlara üşüştü…

Ve bu gece bütün yıldırımlar bize düştü…

Böyle düş’tü,

Böyle sırılsıklam…

Reklamlar

GRİ ŞEYLER

*​Sen yağmursun diye toprak olamam ya! Hem bilirsin, toprak olursam laçkalaşır çamur olurum senden… Sonra kururum da sen yine yağarsın, olmaz! Ev olsam damım akar, dışarı çıksam şemsiyem yok; dinlesem seni çişim gelir… Sen yağarsın yağmursun, ben korksamda ağaç…*

Yaprak kımıldamıyor hevesin bahçesinde. Rüzgarı kesen setlerin pişmanlığı yağmura karşı koruyamadı… Vakitsiz ıslanmayı severdi çiçek. Gül gibi dikeninden soğuyan kaktüsün gövdesine nüfuz ettiği su, hararetini önleyemedi toprağın. Denk gelen, aşkların gamzeli günahlarına haykırırcasına su dileyişi. Toprak, kaktüsü sevdi… Faydasız görülen yağmur sonralarının yeşerdiği yerde öldürdüler kimsesizliğini çiçeğin; kaktüs, buna hayran kaldı… Yağanın bir damlası toprağı ne de güzel kokuttu; sevmekten korkanın yüzde aşk’ı su.

Buharlaşan Leylalar geleceğe bir tat bıraktı. Oysa buhulanmayan pencere camına kopilce onların baş harflerini kazıdık. Geriye kalan paslanmış parmak izleri… Etrafına bak bir! Bir şemsiye altında bin zavallı… Ve çiçek doyduğunda sofradan şükürsüz kalktı. Yağmur, yağdı da yağdı… Sonra sentez ve oksijen… Dahası, yaşanılmazdan çıkan aşk iksiri. Nefesin irtifasına yalandan dayanmış merdivenin kalbe değen ayakları ne kadar uzun dayanabilir ki?

Klık değiştiren bulutlar görürsün gökyüzünde, uyumayan gözyaşı selleri… Bir çift kahverenginin loşluğunda unutursun yağmuru. Yeni bitme otlar ağlar simsiyah, karışırsın kahverengiden mutluluğa gıpgri… Olmayacakların şarkısını söylerken dudaklarının arasından çıkan dilin, istemesede yağan kirpiklerin bile mecbur gri.

Seni son bir defa daha çektim ki gözlerim sen koksun… Kaktüse dönüyor sonra aldığımızı vermezsek; ama oksijen, senin ciğerlerine değmeden sek! Çamurdan zeminde dibe doğru batarken senden oksitlenen bir nefes daha arıyorum… Zehir aktarı tütünümden sessizce akıyorsun. Nasıl olsa üçünçü nefesten sonra da sen, yoksun…

BİLMUKABELE

*Gölgeler içinden rüzgarla gönder savurganlıklarını, üşüsün gözlerin… Sanata hayran mütevazi kelebekler alıcı… Çırpınır sonsuza sığan hayalleri, tek kanatta kocayan aşkları Damokles’in kılıcı…*

Bilemedim ne yapacağımı zaten, sadece ağlamakla da olmuyor bazen. Onca çözümün arayışına asılan boyunlar gibi gözden akıp gidenler… Kirpiğe pansuman peçeteden! Hevesli dudaklardan bakışlara süzülen heceler manidar taşıt. Seneler yaşıt, sevdalar değil. Bu yüzden aşka anıt dikemezler… Tarafsız butik kapıları gibi ite çeke açılana, konuşmaktan evvel dinlemeyi demeli. Şarkıların seslendiği yarım lezzetlerin tadı damağında kalmadan nasıl düğümlenir boğazın? Akmadıkça trafik yaratan dolulara, gözlerin kısılınca serçe parmağınla dokun. Bir damla dolu dolu yağsın sıktığın yumruğundan halıya yağmur! Sel alsın duvarların kasvetinden, karanlığın rutubetinden seni. Bir de metanetin dikenli prangasından kurtulmak gerekti… Gerekti de dayandığın ne varsa, yıkılıyorlarsa; siyaha tutulursun gecenin bir vakti… Ateşlenen çarşafın rıhtımında bekleyen serinliğe uzanmaktaysan, esmer hikayelere beyaz bedenler karalayan şişe dibi şaşısı şizofren firuze; neredeydin dün? Saat durmuş… Duvar, kirecinden fısıldadı zamanı saçlarıma. Ağlamadım ama, nazar değmesin diye gözyaşlarıma…

SENİN HİÇ TIRNAKLARIN TİTREDİ Mİ? 23.01.2017

*İçimdeki çocuk ölürse çok büyürüm…*

Bu ne bir diş ne bir baş ağrısı, ne de vaziyetin gribine burun çekmek soğukta… Tam mahalle maçının son gölü atan kazanır anında validemin eve gelmemi emretmesi, okula giderken kopan yaka düğmesi… Ertesi sabaha olan tarih yoklamasına ezber derdi, öğretmenin dahi çözüm getiremediği geometrik karmaşaya su yolu açarkan zilin zırlaması gibi… Karaladığın birkaç kelama mana istiflerken işten anlamayan rehber öğretmeninin serzenişleri kulak dibinde; bir de çöküp yanıma istifi bozuşu yarım aklıyla… Baş rölünü üstlendiğim hurma filmlerinin oscarını elleriyle çektiği kısa filmlerle veren müdürün pişmanlığı değil de; sözlerinin neşter darbelerine rota çizdiği ve akan yaşımı damlamasın diye mübarek eliyle silen müdür yardımcısının hali… Her özel günün kürsüsünde beni dinleyenin göz buğusu değil! Tatil günümde beni kürsüye iten edebiyat mualliminin “Sen adam olursun da vazgeçersen be koçum…” bakışı 3 numarasından… Sorun konulu derslere stajyer öğretici olarak derdin girdiği hayat mektebi; vasıfsız işçilerin yurt dışı sevdası gibi… Öyle bu zangırtı… Kimsesizliğin köşe başlarında karnına çekmesi dizini… Kırılması sensizliğin orta yerinden, yalnızlığın sahiplenmesi kırıldığı yerden… Merdane açtıkça beni üzerime serpilen kin; oklava nazikliğiyle son hamleyi yapan sen gibi…

ATA’YA NİDA

*Bir gökyüzünü bir de denizi bilirim mavi diye gözlerinden gayrı…*

Akla sığmaz, mantık almaz…

Sen bu gün 136 yaşındasın!

Hala konuşulanların en başındasın,

Bulsalar, savaşırlar seni…

Yas’a ağlar, kulaklar duymaz…

9’u 5 geçe 10 Kasımlardasın!

Bilmezler gönüllerin tahtındasın,

Ölürsün, yaşatırlar seni…

İKİ KUPLE MAVİ

*Burası bir başka zen… Gökyüzü oluk oluk, deniz kıyı kıyı sen…*

Esiyor mavinin pansumanı rüzgar, deniz kırışıyor her zamankinden… Arkası gelemedi giden gemilerin dalgalardan, bir sabah bilemedi soğuk balıkların yerini… Kahır mektupları şişelerin içinde kıyıda, şişeler boş… Mektup bekleyen şişelerden sarhoş ve martıların uzaklarda yaptığı banyoyu seyrediyor birisi, birisi dalgaların dansına kalkmıyor yerinden… Dermanı kalsa vallahi de yarıp geçecek şiddetle sesi, bekleyen yasakları çiğneyip koşacak denizin dibinden ağlak bir gece ertesi… Huzur var kutsal saydığı yosunlarda, en azından kopup kıyıya geliyorlar, denedi… Balığı neylesin yosuna umut bağlamış kedi… Tüğlerinden üşümedi, bahar dedi mevsimine; yalan söyledi…

Mavi nerde? Bu kimin gözleri? Hangi savaşın kanı deniz? Aşkın renk körü biri…

Denizler neden mavi sanıyorsun çocuk? Kediler neden umutlu yosundan?

Aşk, kalpte doğuyor çünkü… Çünkü; kalpten gözlere buharlaşıyor kimsesizliğin bir vakti… Ayrılık ağlatıyor, damlıyor aşk mavi mavi… Her hıçkırıkta denize dökülüyorlar… Sahi kediler, sen, ben dahi… Maviyiz, masmavi….

HADİ AMA…


*Bazen bir küçüğe sormak lazım… Ne bir büyük gibi umursamaz, ne de bindede kadar sarhoş…*

Foseptik iğrençliğiyle esen rüzgar, oyma kalplerin fırınlandığı zemini soğutsa faydasız; kurutsa ağlarız! Hikaye; zabıt tutulmuş polisiye aksiyonlarının feriştahı hali… Kelepçenin gözardı edildiği üçkağıt duruşmalar…. Vezirin şah’ı yiyememesi, piyon şah çektikçe matlaşmalar falan sonra; gün ışığına 3 kala dama partileri… Soğuğa sevişilmiş terin abdestine kalkmak duşta; 3 kere ağza ve sonra burna… Hikaye; akıldan gelen stratejik hamlelere göre asgari sessizlikte hedef oluş biyografisi… Islak mendil teorisi; hararet terapisi… Porte uygarlığına manzara fahişliği; izmarit kutusuna olan ilgi edatı… Aşk maskülen değil ey kadın! Gel, hikayeme dahil ol; rüzgar bizi serinletsin, seneryomuzu birlikte yazalım… Sen gel korkma! Gördüğün yokuşlara en çok biz yakışırız…