GÜNEŞ’E… 

***Bu gece kayan yıldızlara aynı olacak dileğim; belki sen de yalnışlıkla beni dilersin…***

Hoşçakal güneş! Yine battın batımın uzaklarında. Hava serinledi hafiften. Yorgun yıldızlar parıldar birazdan semanın karanlık derinliklerinde, sabret! Karardığı an başlarız kaysın diye dua etmeye… Sen gitmemi, ben doğmanı dilekleriz: Uykusunda sayıklayan birinin homurtuları gibi, kağıda dökülen mürekkebin çığlıkları gibi… Dileriz, iyi biliriz dilemeyi. Yüzsüz havalara onurlu yağmurları, kundağa uykuları; sabaha akşamı, akşamdan sabahı… 

Kirpiklerimden eriyip yanaklarımda donan birkaç damla hasret meali gibi yüzüm; hasretim kaynayıp karışsın diye gökyüzüne dilerim, her yıldız kaydığında güneşi… Kabul gördüğünde istek, resme dökülür tenin; çünkü çizgilerini görmektir niyet. Aklına düşen pornografya saçmalıklarını değil de baktığımda çehrene düşen o kırmızı utancı görmek niyet! Niyet bu, dileğin ana teması; dersin konusu, fikre biçilen paha… Zarf üstünde yazan isimlerin hesabına düşmez niyetin; rengarenk kokteylerin masaları süslediği plastik makyaj balosu değildir niyet!

Kaideler almış başını sonu fizan da; yıldız kaydı mı istisnası meçhul. Tutulur o dilek. Sen sayarım güneşi, dilerim doğudan batıya… Onsuz olmaz ve o, her günaşırı; ‘her gün ol’ niyet…

BİLMUKABELE

***Sözüm ona uykularda yansıyan, zamanı belirsiz eylemlerin kazasına kan dökmüş kurnazın; yetmişi, yedisine kurban…***
Bilemedim ne yapacağımı zaten; sadece ağlamakla da olmuyor bazen. Onca çözümün arayışına asılan boyunlar gibi gözden akıp gidenler. Kirpiğe pansuman peçeteden! Hevesli dudaklardan bakışlara süzülen heceler manidar taşıt. Seneler yaşıt, sevdalar değil. Bu yüzden aşka anıt dikemezler… Tarafsız butik kapıları gibi ite çeke açılana, konuşmaktan evvel dinlemeyi demeli. Şarkıların seslendiği yarım lezzetlerin tadı damağında kalmadan nasıl düğümlenir boğazın? Akmadıkça trafik yaratan dolulara, gözlerin kısılınca serçe parmağınla dokun. Bir damla dolu dolu yağsın sıktığın yumruğundan halıya yağmur! Sel alsın duvarların kasvetinden, karanlığın rutubetinden seni. Bir de metanetin dikenli prangasından kurtulmak gerekti… Gerekti de dayandığın ne varsa, yıkılıyorlarsa; siyaha tutulursun gecenin bir vakti. Ateşlenen çarşafın rıhtımında bekleyen serinliğe uzanmaktansa, esmer hikayelere beyaz bedenler karalayan şişe dibi şaşısı şizofren firuze; neredeydin dün? Saat durmuş… Duvar, kirecinden fısıldadı zamanı saçlarıma. Ağlamadım ama; nazar değmesin diye gözyaşlarıma…

Geceye Hecelensin Bu Kıta! Bu Kıta, Uykuyu Kaçıranından… 

Heveslerimin sırtına binip deve güreşi tuttum zamanla; deniz dalgalandı… Ona düştüm. Düşmeye gör erişteye nefessiz; ısparoz kemirir! Yattığın minderi özlersin o vakitler. Sahiplense bile seni karayel, küs olduğun sahilde avunursun; sahile vurduğunla… Güneş açar, yaprak yeşerir kaldığı yerden seyrine ve ekmek gibi fırsat varken kum çalınır ağzına kalanlarınla… Saatimin içine tuz kaçtı, durdu; akrep, zehrini saldı yalanlarınla… 

Ruhunuz Şad Olsun! 

Onlara ölüler diyemezsin!!! Mübarek elleriyle tuttukları tüfeklerden hızla çıkan dualar gibiydi mermiler; kalibresine ne hacet! Sallama tespihin boncukları kadar az adet, zikir anlarında boyunlardan geçen imamesi kalın çekmeler gibi sert ve büyükçe onlar… Bir kuşun ıslığını duyamayacak kadar uzak korku; bir karganın ömründen de fazla iman dolu… Zalimin çelik zırhına karşı çarık zırhını kuşanmış ADAMlar; bir yudum hürriyet aşkına, damlalarca susuz kalanlar… Sonra bir komutan… Emrine kurban olduğum: “Ben size Taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”. Kan kokuyor memleketin dört bir yanı. O kan, bayrağı süslüyor, bayrak memleketin dört bir yanını… Allah diyor Mehmetçik;  Allah Allah diyor Koca Seyit ve nicesi… Hecesi ağızdan çıkarken titreyen ‘Zafer’… Şehadet sevdalısı Türk Oğlu’nun değişmez soyadı: İstiklal!!! 

BİN HECE, BİR BAHİR… 

***Meşgalesi taşikardi giymiş kaftanı çıkarıp; kalbimi diyorum! Hangi şerbetçiymiş o? Söyleyin getirsin, nabzıma göre istiyorum…***

Sezdiklerimden öteye gitmelisin; seni bekleyen uzakların karanlığına… Kan kokan perdenin bunaltısından havale geçiren kornişe; virane koltuğun baş yasladığın rahatlığından, minderinin seni üşüten tarafına… Üzerine yıkılan duvarların molozu olmaktan da öteye, gitmelisin… Gitmelisin; çünkü uykularımı bölüyorsun sessizliğin ninnisine kaptırmışken kendimi! Bilinçaltımın neresine adapte ettiysem tam da ordan başla gitmeye… Rüyalarımdan kaldır duraklarını ve geçerken kalbimden de al git seni, kalma bir nebze! Senelerin seferberliğine alet oldu düşlerim: Git!!!… Elinden geleni unutmaya adamış bir zatın hecelerinden, kelimeleri ağlatan kayboluşun sihrine doğru… Kumsala dokunan isimleri sildiğin yerden, poyrazın elini tutup kayaları dövdüğün yerlere; ışığın kırıldığı yerden, batan gemilere doğru… Süregelen sensizliğin başladığı anda gözüme takılan yaşlarıda; nicelerinin süslediği raflardan eskimediğin o tabloyu da al be git… Git!!! Git!!! Yoksa yine çok severim seni…

NİRVANA

***Herkes ANA’mızı soruyor, BABA’mızı soran yok! HAYIR, EVET!!!***

Piyasa liderlerinin kısa metrajlı kartvizitleri ne kadar da alçak gönüllü! Tanesine ayı geçirmiştir matbaa maliki… Uygarlık kurduklarını zannedip, aslında sadece ltd.şti den ibaret; aktüeryası olan küçük eti cinler… Bunlardan kimi; fani hayatın Sırat’ını dolar euro zannedip, altta kaynayan borsayı düşünmeyen ekonomi cahilleri ki piyasadaki yerleri fragman… Bir kısmı ticaret adı altında, ticaret harici her türlü pisliği icra eden; hatta pazara kattıkları eksantrik metodlarla kirli yenilikçiliklerini gösteren derin suların kalın dubaları… Geriye kalan cuzi miktardaki kuruluşlar; namus ve şeref kuramlarını ilke edinmiş, iktisad ahlakını iyi süzmüş, çalışanlarının hakkına tecavüz etmemiş ve yerinde yaptıkları manipülasyon eylemleriyle çizgilerini net olarak ifade etmiş kuruluşlardır: Ne mutlu onlara… Güvenlik güçlerini yemeğe davet eden devlet akşamki mönüyü açıkladı: “Başlangıçta Suriye. Ara sıcakta Fetö’cüler ve ardından ana yemeğin vazgeçilmezi Terör. NOT: Tatlı olarak ikramımız, son nefeslerinizi verdiğinizde halkımıza Şehit’ler olarak yapılacaktır.” Tabikide bunlar bizim en büyük problemlerimiz; fakat olması gereken, her türlü kanun aykırılığına gerekli müdahaleyi yapabilmek. Bir ülkenin gelişimini tamamlaması, özgür ekonomiye sahip olmasından geçer namı diğer ticaret gücü. Sıkıldıkça madde değiştiren padişahlığa doğru tam yol ileri; ama unutuldu fakir… Kürsülerde kendilerini yırtan siyaset kuklaları hedef aldıkları kesimin ne olduğunu bilmeden atıp tutar ezbere… Pardon milli gelirimiz kaçtı yahut asgari rezilliğin fiyatı?.. Halk, devlete perspektif! Sen, eti cinlere ticaret ahlakını verip, fragmanları yolsuzluklarından arındırıp, onlara film çekersen, dubaları sığlarsan mutlu olan kuruluşların kulvarına eklemiş; onları tatlı bir rekabet arenasına sürmüş olursun. Rekabet başarıyı elinden tutup sana getirir. İşçiye ihtiyaç artar. Çalışan halk, yorgunluktan suç işleyemez… O zaman, kahramanlara verdiğin yemeğin miktarı az olur: Azdan doğan huzuru zevk-i selim sohbetlerinde tadarsın. Yönetmek budur…

RENK?

***Yaz kızım… Hürriyet maddesinin 9.  hikayesine göre fıkralaştırılmış mutluluk, güneş batıran saatlere karşı koymuştur.Zanlının daimi rüyalarında vakkalı ceketle seyreden maviliği resmetmediği ve zanlıda terkin hayrına dökülen saçların iyi halinden; temiz yolu açık olup müebbet sessizliğe çarptırılmasına karar verilmiştir.***

Zorluğa jest olsun diye güç gösterisi nimet mi? Kiraz sapından incir çekirdeğine… İstasyon semaverse çay içelim zen! Maksat sonbaharın kızarttığı yaprağı çizmekse sabredelim; görmekse, yaprak besleyelim kasvetin bahçesinde… Sağdan sola dökülsünler; soldan sağa toplarız. Transfer ekinlerimizi idman vakitleri haşlarız; kayısının suyu, portakalın çekirdeği, üzümün şarabı gibi… Bal yapan arıdan, yumurtlayan tavuğa kadar; evrimlerin saçmalık teorilerine can veren maymun, yaka silkiten sinek… Can,canlı ve canan! İnsana serpiştirilen merhamet duygusu… Duyguların neden rengi yok? Yeşil, tabiatın gerdanlığı; mavi, semanın… Nasıl nefes ruhunsa; aşkta yüreğin… Mevsimlerin salatası var; meyvelerin tabağı. Rengi var herşeyin; mor, beyaz, siyah, sarı… Eflatundan lilaya, lacivertten turkuaza sitem var! Ve soruyorlar: Hislerin rengi varsa aşk, neden kırmızı?..